Sağlık

Ruh Sağlığı Çok Önemli! Hayat kısa

Ruh sağlığı!

Ruh Sağlığı Çok Önemli! Hayat kısa | Nereden geldik nereye gidiyoruz? Bunun cevabını ararken bir akşam vaktinde, bir göz kırpışında, bir kanat çırpışında ömrün yarısına geldik! Belki de sonuna gelmedik mi? Peki hayatımız nasıl geçti. Pişmanlıklar, öfkeler, stresler, bekleyişler, umut, çöküntü, mutluluk, dert, tasa, endişeler, arzular, zevk, azgınlık, taşkınlık… Bunların hepsi geçti gitti değil mi? Evet hayat kısa çok kısa ve ruh sağlığı çok ama çok önemli!

Peki neleri kaçırdık? Hayır asla, hiçbir şeyi! Şuan nefes alıyorsak şah damarımızdan daha yakınsa O… Göklerin egemenliği ve büyük başarı gönlümüzün ucunda demektir. Öyleyse şimdi okuyun O’nun adıyla. Hayat kısa kolla ruhunu!

Ruh sağlığı ve sürekli gelecek olanı beklemek,

Bu başlangıç değiştirilebilir, çeşitli  versiyonları üretilebilir aslında. Örneğin, sürekli geleceği beklemek, sürekli bir gün sonrasını beklemek, sürekli bir şeyin sonrasını beklemek.

Bir sütlacın tadını almak yerine onun bitmesini ve sonra çay içmeye geçmeyi beklemek. Terleyerek, arkasından koşturan varmış gibi yemek yemek, bakışırken yatak odasını beklemek, film izlerken sonunu beklemek.

Her geçen gün beklediğimiz şeyler için daha da endişeli bir hal alıyoruz. Sonuç odaklı olmak o kadar kötü bir şey değildir. Ancak sonuca nasıl geldiğimizi bir kenara atmak, hayatta olma keyfini de bir kenara atmak demektir.

Ruh sağlığı ve ölümü beklemek;

Aslında bu tamamen bitse de gitsek demektir. Yani hemen öbür tarafa gitsek de kurtulsak bu hayattan demek gibi bir şeydir. İnsanı maddi ve manevi en çok etkileyen şey budur. Hatta yıpratan, zıvanadan çıkaran noktası da tam olarak burası.

İnsan dişi ağrıdığında bunun çabucak bitmesini ister bu çok doğaldır. Asla sağlıksız bir ruh hali değildir. Ancak her beklenti diş ağrısı gibi sağlıklı olmakla ilgili bir bekleyiş gibi değildir.

İnsan devamlı içinde bulunduğu anın sonlanmasını isteyerek aslında hiç yaşamamış olmayı seçiyor. Yani yaşamamaya çabalıyor.

Ruh sağlığı için, birbirini çekememe alışkanlığı ve hasetçiliğin anlattıkları!

İnsanların bazıları konuşmakta zorlanırlar. Konuşmadan yaşanamayacağı için de kurulamayan arkadaşlığın yerine bir şeyler koymak isterler. İşte bu bazen hasetçilik başka bir değişle kıskançlık olur. Bazı insanlar kıskançlık üzerinden iletişime geçerler.

Kıskançlık aslında kıskanan kişinin karşı tarafın zihnindeki değerini görme arayışıdır. İnsan, kendi varlığını kıskandığı insanın varlığında yaşar. Aslında dünyada iki kişiden fazla insanın bulunduğunu unutarak kıskanan kişidir.

İşin aslı hayat kısa hem de çok kısa, ruh sağlığı çok öenmli!

Meselenin derinlerine biraz derinlerine inelim. Şaşarak görürüz ki kıskançlığa konu olan nesne ya da canlı genelde önemsizdir. Esas olan kıskançlık sürecinin nasıl yaşandığıdır. Aslında kişilere ne gibi gizli menfaatler sağladığıdır. Sürekli şikayetçi görünen kıskanılan kişinin bu durumu sürdürmekten sağladığı ruhsal çıkarlardır. Bir insan olarak gerçekten şaşkınlık vericidir.

Çekememezlik yapan kişide bir tutarlılık aramak yerine gerçekte bununla size ne söylemeye çalıştığına yönelirseniz daha sağlıklı bir yaklaşımda bulunmuş olursunuz. Tersten bakarsak, siz ısrarla kıskançlık yapıyorsanız, bununla karşınızdakine ne söylemeye çalıştığınızı uzun uzun düşünmelisiniz. Bilinç dışınız bir şeylere karcı savaşıyor ve bu hasetçilik olarak ortaya çıkıyor.

Anlama bak,

Bunun ispatlayan bir şeyde kıskanılan obje ya da kişinin yakında olmamasına rağmen aynı şiddette ki rahatsızlığın devam ettiğinin net bir şekilde görülmesidir.

Kısacası, yüzeysel görünen haliyle problemleri defetmeye çalışmak bizi daha da sıkıntıya sokacaktır. Kelimelerin lügat anlamına bakmayı bir yana bırakıp onların bizler için neye işaret ettiğini anlamaya çalışmak bizi daima daha güzel bir geleceğe götürür ve şu hayat kısa daha dolu dolu yaşamalı.

Dedektif gibi geçen hayatlar!

Bir insanın kendisini suikast düzenlemesi, ayağına sıkması, kendi yıkımını hazırlaması açısından kocaman büyük bir çaba. Mesela bir sınavdan asla geçemeyeceğini inana bir gencin o sınavı kazanması için bir gayret göstermemesi bu konuda sık görülen bir örnektir.

Toplum içinde dışarıda bırakıldığından şüphelenen birinin herkese kötü ve uzak davranarak bunu garanti altına alması da örnek olarak gösterilebilir.

Aşkınızın sizi sevmediğini düşünüp onun karşısında itici olabilmek için elinizden geleni yapıyorsanız bilmelisiniz ki bunun sebebi şüphelerinizi gerçek kılmak için uğraşıp duruyor olmanızdır!

Kendi kendine etme, hayat kısa!

Kişinin kendi kendini yıpratmak için uğraşının tarihi kısa değildir. Uzun bir zaman hem kişiler hem de toplumlar kendilerini yıkıcı faaliyetlerde bulunmuşlardır. Tam bir tuhaf olgudur bu!

Tabii pratik davranmak zaten kısa olan hayatımızı bitmez sıkıcı bir konuşma, bayıltıcı bir toplantı haline getirmemek için zaman kazandıracak, bir an evvel sonuca götürecek öneriler sunmalıyım. Bu nedenle nedenler üzerinde çok fazla durmaya gerek yok. Böyle davranışların birçok sebebi olabilir. Bu tuhaf kendini yok etme olgusundan uzaklaşmak için en doğru yol psikologlara gitmek olmalıdır.

Robotça Yaşamak

Yaşamda bizleri karamsarlığa, huzursuzluğa, başka seçeneğimiz yokmuş gibi davranmaya yönelten ve gittikçe bunaltan şeylerden biri de hayatı robotça yaşamaktır.

Ezbere yaşadığımız birçok alan var ve bunların hepsinden bir kerede bahsetmek imkansız. İlk akla gelen ilişkilerde robot davranışlar.

Erkeğin hep ilk olması, kadını izlemesi, ilk hareketi erkeğin yapması, erkeğin kadını evinden alıp biryer lere götürmesi, erkeğin toplum karşısında bir dizi davranışla kadının acizliğini teyid etmesi gibi eylemler robotlaşmalar arasında görülebilir.

Ruh sağlığı ve mutluluk!
Ruh sağlığı ve mutluluk!

Rutin alışkanlıklar,

Her dönem yeni elbise almak üzere alışverişe çıkma zorunluluğu, tatilleri kesinlikle denizde yapma mecburiyeti, yeni girilen evin tuvaletni mutlaka yeniden yaptırma mecburiyeti gibi akla ilk gelen diğer robotik davranışlar.

Robotik hayatın bir başka örneğini insanlara boş zamanlarını nasıl geçirdikleri sorulduğunda verdikleri cevaplardan anlayabiliriz. Genelde çoğunluk “maket yaparım, kitap okurum, film izlerim, masa tenisi oynarım” der. Bunun genellikle doğru olmadığını biliriz ama konu o değil. Konu bunların robotik, ezbere dökülen kelimeler olması. Aslında insan boş zamanlarında spor yapar, müzik dinler, maket yapabilir; ama kişi bunu ezberlemiştir ve sorulduğunda bunu söylemektedir.

Robot yaşamlar, ezber algılama biçimleri televizyon, radyo ve sosyal medya tarafından da desteklenir ve yüklenir. Örneğin medya sanatçılara, psikopatlara, playboylara, hayat kadınlarına, solculara, depresiflere, vb. hakkında haber yaptığında öyle bir anlatır ki zannedersin anlatılan insanların ait oldukları tek grup bu, bu tarzlarda birine ait biri hayatında başka bir şey bulunduramaz ve deneyimleyemez.

Yükü başkalarına atmak!

Robotik yaşamak aynı zamanda kişinin kendisi dışındaki insanlara ve kurumlara sorumluluk yüklemesini kolaylaştırır. Mesela her doktorun farmakolojiyi acayip iyi bildiğini düşünmek, muhasebecinizin asla yanlış  yapmayacağı ön görüsüyle yaşamak, bir hasta bakıcının önündeki ilaç tabletlerini karıştırmayacağını düşünmek, havada giden bir helikopteri kullanan pilotun hiç hata yapmayacağını varsaymak bu tür robot yaşam ve öngörü biçimleri üzerimize düşen sorumluluğu sözde azaltır ve başkalarına bağımlılığımızı arttırır.

Tabi ki bazı tavır, davranış ve oluşumları ön kabul olarak bekliyor olmamız acımasızca eleştirilmemeli ama yine de robotik hayat bir yaşamın getirdiği zorluklar söz konusu olduğunda dünyanın değişik yönleri ve farklı gerçeklerinin varlığı da kesinlikle unutulmamalıdır.

Mutlu Bir Hayata Başlamak

Bu tamamen elimizdedir!

Yapmak zorunda olduğumuz şey zihninizden tarifleri ve takıntıları mümkün olabildiğince yok etmek. Yani, ödememiz gereken borçlar, yapmamız gereken sözler ve daha bir sürü sırtımızdaki işler… Bunları yapmadığımız takdirde olabilecek şeylerle ki aslında olma ihtimalleri genellik düşüktür, zihnimizi kurcalarlar, sinirlerimizi bozarlar.

Bir an için göz kapaklarınızın ardına gidin ve birkaç gün içinde yapmanız zorunlu hiçbir şeyi yerine getirmediğinizi ya da yapamadığınızı zihninizde canlandırın.

Mutluluk bu!
Mutluluk bu!

Başımıza neler gelebilir? Ödemediğiniz borçlar sebebiyle mahkemeye gidebiliriz (Belki de?), tamamlamadığımız sorumluluklar nedeniyle kabaca tavırlarla azarlanabilirsiniz (bunun kesinlikle olacağından emin misiniz?), (Bu dönemde işten kovulma olasılığınız ne kadardır?), aramadığınız yakınınızda olanlar sizi dönmemek üzere terk ederler mi? Gerçekçi olun! Ve bunun gibi vs… vs…

Yeni bir hayat,

Ruh sağlığı için evet, hemen yeni bir ihtimale doğru bir yolculuğa çıkalım. Yukarıda anlattıklarımız hali hazırda daha geçen hafta yerine getirmediğinizi hatta daha kötüsü belki bir aydır yapmıyor olduğunuzu hayal edelim. Neler gelir başınıza? Bu hafta yaşayabileceğiniz en berbat şey nedir? Hakim karşısına çıksanız ne olur? İşten kovulsanız ne olur? Borçlarınızı ödeyemezseniz ve bir de ev sahibiniz evi isterse ne olur?

Ben size yardımcı olayım. Kötü olarak işaretlediğimiz şeyler olur. Bunların sonunda bazı şeyler olur ve biz onları iyi ya da kötü olarak ikiye böleriz.

Bu biraz çocuk döneminde jandarmayla, askerle, polisle, hocayla hatta çingenelerle korkutulmaya benziyor.

Zihin görüntüleri,

İbadet yapılan bir mekanın kutsal olmasını sağlayan nedir? Büyük oranda zihninizdeki görüntüdür. Etraftakilerin konuşmalarına karşı hisli olan birinin karşısına geçip anne bacı dümdüz küfür edildiğinde o adamın başından aşağıya kaynar sular akmasına sebep olan nedir?

Bilgimizi arttırmak için!

Vefat, illet, salgın, virüs, kaza gibi acı ve kötü olaylar karşısındaki korku ve endişelerimizin nedeni bu kötü olayların bizzat kendisi mi? Yoksa onlara taktığımız etiket anlamları mıdır?

Hemen başka bir hayale dalalım:

Gözlerinize bir perde çekip, ufak bir zaman makinesi ile 15 gün sonraki geleceğe gidin. Bugün başlayan hafta içerisinde sorumluluklarınızın hiç birini  yapmadığınız için dertler içinde olduğunuzu düşünün. İçinize dönüp, anlık olarak bir an önce uykuya dalmak istediğinizi ve içinizden şunları geçirdiğinizi düşünün: “Ah ne olur hemen şimdi iki hafta öncesine dönseydim!”

Mutluluğa bak!
Mutluluğa bak!

Size güzel bir haber bildireceğim; hemen şimdi tam 15 gün öncesindesiniz. Hayatınızı mutluluğa doğru yönlendirmek bugün yapacaklarınıza bağlı.

Şu anda geleceğe göre geçmiş bir tarihte olmanın keyfine bakın ve bu avantajdan yararlanın!

Keşke demeden önce,

15 gün sonra keşke para vermeseydim diye pişman olacağınız güneş gözlüklerini şimdi almama imkanınız var. Ya da 15 gün sonra keşke o şirketin fiyat teklifini o gün kabul etseydim diyeceğiniz fiyat teklifini bu gün  onaylama şansınız var. Yada keşke o çocuğun dışarı çıkma teklifini kabul etseydim deyip pişman olmadan önce şimdi, şu an onu kabul etme şansınız var!

Hep zamanda geriye dönmeyi arzularız ya! İşte dönebileceğimiz en doğru, en verimli, en uygun zamandayız hem de şu anda.

Ruh sağlığı nedir?

İzafi zaman,

Zaman denen şey zaten görecelidir. Zamanı şekillendirmek, “Kabul etseniz de etmeseniz de” veya “ister benimseyin ister benimsemeyin” bizlerin elinde.

Burada anlatılanları hayata geçirmek için ilk hareketi yapmak istiyorsanız size bir tiyo verelim: Sen bu mavi gezegende hayatta olan değerli bir insansın!

Durmak ve Ötelemek; Dibi gözükmeyen iki kuyu!

 

Yıllar öncesinin meşhur mizah dergilerini hatırlarsınız. Mesala GIRGIR gibi, bir zamanlar dünyada en çok okunup satın alınan ikinci mizah dergisiydi. Onda çok sevilen, üzerinden yirmiden fazla yıl geçmiş olsa da hala bugün aklımızda kalan bir karikatür vardır.

 

İdam cezasına çarptırılmış bir hükümlüye ipi boynuna takmadan önce “Son isteğin nedir?” diye sorarlar. Mahkum da “Tıp öğrencisi olmak istiyorum.” diyordu.

 

Son arzu ve ruh sağlığı,

 

İnsan bir şey yapma arzusunda olduğunda, herhangi bir şey yapması gerektiğinde direnç gösterir, öncelikli olarak yapılacak başka işler bulur. Bu hususta verilecek en güzel misal ödev yapmadan veya ders çalışmaya başlamadan önce yapılanlar olabilir.

Başta verilen örnek biraz basit gibi oldu biliyorum ama insan psikolojisinde şaşkınlık verici bir tezatlar var ki. Tamam, o mahkum ölüme gidiyor ve bunu erteleme isteği karikatürize edilmiş. Fakat etrafınıza bir bakın, yaşamı ertelemek için master üzerine master, doktora üzerine doktora yapan onlarca arkadaşa, akrabaya veya kişiye denk gelirsiniz.

Özgürlüğü yönetmek ve ruh sağlığı,

İnsanoğlu, yalnız günlük işlerini değil; hayatı, olgun biri olarak kendi kararlarını almayı, bağımsızlığını kullanmayı da erteler.

Ünlü bir yazar bir kitabında karara varmadan beklemenin karar verme sancısını hafifletmek için uğraşmak olduğunu söylüyor. Harekete geçmeyip durmak, karar vermekten uzak durmak sanki “Yeteri kadar zaman geçerse kararlar kendi kendine ortaya gelecekmiş.” duygusu nedeniyle ortaya çıkar diyor.

Günü yakala yeterli mi?

Bir başka taraftan “carpe diem” yani günü yakala gibi sözler, bugünün işini yarına bırakma gibi tavsiyeler ile bir yere ulaşılamıyor. Bu öğütlerle kuşatılan insan karar verme becerisini sorgulamak yerine kendini aciz ve hastalıklı olarak görüyor.

Bu bir yönden toplumun bir hatasıdır. Henüz çocuk yaştan itibaren neler yapabileceğini değil neler yapamayacağını öğrenen insan ileri zamanlarda da bu yapılamaz, olmalarla hayatına devam ediyor.

Kendi kararların!

Zaman zaman da insan eğer kendi kararlarını kendisi alır ve özgür davranırsa çevre için tahrip edici olacağını ya da başkalarının hakkını gireceğini düşünür. Geleceği gözümüzün önünde hayal ederek bunun da esasında gereksiz, boş bir düşünce olduğunu görürüz. Ayrıca durdurmak, beklemek, ötelemek ve ertelemek için zihnimizin uydurduğu yeni duraklar olduğunun farkına varabiliriz.

Bu hususta yanlış bilinenlerden biri de kişinin bir şeyi arzuladığı halde yap(a)mayacağını düşünmesidir. İnsanın istediği şeylerin arkasından nasıl koşturduğunu gizlersek bunu da kolayca çürütebiliriz.

GERÇEKTEN İSTİYOR MUSUN?

Örneğin çok istediği halde vücut geliştirmeye gidemediğini iddia eden biri olsun. Fakat halı sağ maçına gitmek için vücut geliştirmeden çok daha uzun ve yorucu bir yolu büyük bir zevkle gidebilir. Buna benzer olarak bizler isteyip de yapmadığımız birçok hususta seve seve yaptığımız şeylerle karşılaştırma yaparak esasında birer seçim yapmakta olduğumuzu fark edebiliriz.

Aslında bütün mesele şu kısa hayatta, yaşananların biraz daha farkında olarak, iyisiyle kötüsüyle, acısıyla tatlısıyla kaçmadan, uzaklaşmadan yaşamaktır. Yani iyi yaşa hayat kısa.

Dayatılmış Muhtaçlık!

Dayatılmış çaresizlik olarak da bildirilmiştir. Bu hususta anlatılan en popüler ruh bilimi deneyi bir akvaryumdaki balıklara uygulanmıştır. Birbirini midye indiren cinsten iki tür balık suya konmuş ancak aralarına saydam bir duvar yerleştirilmiştir.

Diğerini mideye indirmek isteyen balık her saldırdığında cam duvara toslamış yani amacına ulaşamamıştır. Bir süre sonra aradan cam duvar kaldırılmış, ancak balık artık avının oraya gidebileceği halde geçmemiş, diğer balığı yani lezzetli avını yiyememiştir. Bunun sebebi avcı balık, avını yemekten aciz olduğunu, bu konuda muhtaçlık içinde olduğunu öğrenmiştir.

Bizim de bu balıktan çok bir farkımız yoktur. İnsan daha çocukluktan itibaren başarabileceklerinden çok başaramayacaklarını öğrenir. Şöyle bir belleğimizi tazelersek hatıralarımızdan onlarca “olamaz, sakın, dur, deneme, ayıp, olmaz yapma, bir dakika, gelme, gitme, şimdi olmaz, sonra, büyümen lazım, sus artık, gülme, ağlama, kıpırdama, konuşma, oturma, kalkma” manasına gelen kelimeler geçtiğini görürüz. Bu durdurucu uyarılar daha küçük olduğumuz yaşlardan itibaren zihnimize iyice kodlanır.

Balıklar sadece unutkan değilmiş!

Bu konunun önde gelenleri, çocukların yaklaşık altı buçuk yaşına geldiklerinde sosyalleşme dönemlerini büyük oranda tamamladığını belirtiyor. Ne yazık ki, bu sosyalleşme büyük ölçüde toplumun koyduğu kuralları benimsemek ve nelerin başarılmaması gerektiğini iyice öğrenmek anlamına geliyor.

Durdurulan insan acizliği, mahkum olmayı öğreniyor ve hayatına bu yolda devam ediyor. Gündelik hayatımızın içerisinde bile hiç ilgili olmadığımız hususlarda birbirimizi engelleriz. Başlıca örneklerden biri birbirimize analık / babalık ederken dillendirdiğimiz “Saçlarını yıkadıktan sonra dışarı çıkma”, “O adama hiç ısınamadım”, “çok sigara içiyorsun”, “bunların karşılığını nasıl vereceksin”, “Ya hastaneye düşersen en olacak” gibi aslında kişinin yalnızca kendisini alakadar eden ve kendi adına karar vermesi gereken meselelerdir.

Neşeli Manzara!
Neşeli Manzara!

Müthiş bir örnek!

Konumuzla ilgili olmasa da, birebir alakalı olmasa da, geçenlerde  okuduğum bir yazı vardı sizin de okumanızı öneririm. Yazıda müthiş bir misale yer verilmiş, örnek kısmı şöyle;

 

Doğuda şempanze yakalamak için kullanılan bir yöntemden bahsediyor. Bir hindistan cevizi oyulduktan sonra iple bir dala veya yerdeki bir sopaya asılıyormuş. Ondan sonra hindistan cevizinin altına ince bir kesik açılıyor ve o delikten içeriye maymunların çok sevdiği tatlı bir meyve yerleştiriliyor. Bu delik yalnızca maymunun elini açıkken yerleştirebileceği bir boyuttadır. Ayrıca oyuk içinde yumruk yaptığında ise elini oradan dışarıya çekip çıkaramıyor.

Şempanze, tatlı şeyin kokusunu aldıktan sonra yiyeceği tutmak için elini içeri sokuyor. Meyveyi tutuyor ama yiyecek elindeyken elini dışarı çekemiyor. Yani meyveyi tutmak için yumruk yaptığı eli oyuktan dışarı çıkamıyor.

Tutkuların tutsaklığı,

Avcılar geldiğinde maymun deliler gibi debelenmesine karşın yumruğunu açıp oradan uzaklaşamıyor.

“Gerçekte maymunu, esir eden hiçbir şey yok. Onu yalnızca onun kendi bağımlılığının gücü esir edip tutsaklığa itiyor. İhtiyacı olan tek şey yumruk olmuş elini açıp meyveyi bırakmak!”.

Yazının başında anlattığımız balıktan çok farkımız yok ise işte bu örnekte anlatılan şempanzelerden de çok fazla bir farkımız yok ve bu da ruh sağlığı sıkıntıları yaratıyor. Çevrede gördüklerimizi, yaşadığımızı ve duyduklarımızı sınırlı sayıda tecrübeyi ne hikmetse hemen kanun haline getiriyoruz. Sonraki tavırlarımızda alakalı olsa da olmasa da bu kanunlara körü körüne, sıkı sıkıya tutsak oluyoruz.

Hayatın tüyoları,

Aslında yaşam bize devamlı her karşılaştığımız yeni olguyu kendi başımıza değerlendirmemizin daha iyi olduğuna dair tüyolar veriyor. Elbette tecrübeler çok önemlidir. Fakat neden deneyim kötü sonuçlanan, başarısızlıklar ve zorlu engellerdir. Böyle meydana gelen bir şey olduğuna dair bir tabu var? Neden deneyim “Yenilen kazıkların bileşkesi” olarak tanımlanıyor? Oysa iyi şeyler de bize bir çok şey öğretiyor, onlara da bir bakın!

 

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Reklam Engelleyici Algılandı

Merhaba. Sitemiz yoğun bir emeğin ürünüdür! Sitede dolaşmak için lütfen Reklam Engelleyicinizi Kapatın.